Anlamak

Sokak oyunlarının yanı sıra bilgi ile de ilgiliydik. O günün şartlarında, kerrat cetvelini ezbere bilmek, başkentleri söyleyebilmek, ülke ve yakın komşular coğrafyasını bilmek, genel kültürü takip edebilmek hatırı sayılır bir üstünlüktü.

Okumak, okuyabilmek önemli bir işti. Okuduklarını anlamak ve anlam çıkartmak çok daha önemli bir işti. Bu amaçlı çabalarımız teşvik edilirdi, takdir edilirdik.

Öğretmenlerin, esnafın, iş adamlarının bilgelikleri konuşulurdu. Kimsenin dinini, kökenini, parasal büyüklüğünü bilmezdik. Geçer akçe adamlıktı, hoşgörüydü, erdemdi.

İş dünyasına girdik. Makam, mevki ve para öncelikli çalışmayı ayıp bildik. Gelişmeyi ve öğrenmeyi önceliğimiz yapmaya çalıştık. Hak yemeyi düşünmedik, hakkımızın yenileceğini de düşünmedik.

Yanılmışım, yanılmışız.

Gelişmeler düşlediğimiz gibi gerçekleşmedi. Ne yaşam, kitaplardaki gibi oldu ne de iş dünyası.   Kişisel gelişim, liderlik, yönetim, ekip çalışması, araştırma, yenilik, nezaket gibi bütün tezler sınıfta kaldı. Ayak kaydırma, birilerinin adamı olma, bilmediğin işi yönetme, bilgi çalma, bilgi saklama, tepeden gelme, sonradan görme, dine bürünme, siyasete girme, manevra yapma, cahil cesareti gibi özellikler doğal süreçte bilginin ve tecrübenin önüne geçti.

Öğrenenlerle, öğrendiğini sananlar, ilkeli olanlarla, ilkeli olduğunu sananlar, gelişenlerle, geliştiğini sananlar, yönetenlerle yönettiğini sananlar, yaşayanlarla, yaşadığını sananlar birbirine karıştı. Amaca giden her yol mübah kabul edilmeye başlandı. Kargaşa ve kaos yaşamın kendisi oldu.

Bu geleceği ve olması gereken birikimi hayal edemedik.

Anlayamadım, anlayamadık.

Bu nedenledir ki; Gündeme getirilen zorunlu din dersi uygulamasının ilk dersi; “ dinde zorlama yoktur” (Bakara-256 ) ayetinin açıklanması olmalı. Bir kültürel birikimi önemsemeyerek, arşiv yerini otel yapanlar, o kültürü “öğrenmemiz gerekiyor” girişiminden ne beklediklerini açıklamalılar.

Aksi taktirde, birçok şey gibi bunları da anlayamayız ya da korkarım ki yanlış anlarız…